Skip to main content

Yaşanmış Bir Hikaye “Kehanet”

Yaşanmış Bir Hikaye “Kehanet”

“Şimdi iğne ucu kadar yalnızlık acıtıyor kalbimi binlerce insan arasında,
Okyanus dolusu bir boşlukta yüzüyordu…
Sen buldun onu ıslak kumlar arasında…”
Bunlar ona yazdığım ilk şiirin ilk dizeleriydi ve bana sayfalar dolusu şiirler yazdıran da sonrasında tüm şiirlere karşı amansız bir nefret beslememe neden olan da şüphesiz o oldu.
Herkes hayatının bir döneminde, o ilk aşk denilen duyguyu bir şekilde tatmıştır; benim ise onunla tanıştığım tarih, 2006 yılının yaz başlarına denk geliyor. Üniversiteden mezun olduğum o yıl, yüzüme soğuk suların çarpılması kadar beni kendime getiren kaçınılmaz bir gerçekle yüz yüze gelmiştim; işsizlik… Kendilerine bir hayat kurmayı amaçlayan kargalar; birkaç çalı çırpı ve biraz da çamur kullanarak bir yuva yapmakla başlar bu işe ve devamında bostan ve meyve bahçelerini yağmalarlar; gel gelelim bu sürecin insanoğlu için bu kadar basit olmadığını o yıl öğrendim. Kazanmak zorunda olduğumu düşündüğüm zorlu bir sınav, bu çetin mücadelenin cisimleşmiş bir emaresiydi. O sınava hazırlanmaktan arta kalan zamanlarımda Mustafa’yla birlikte, Akdeniz’in tipik beyaz ve çatısız binalarının; zakkum çiçekleri, şeftali ve narenciye ağaçlarından oluşan küçük bahçelerin içinden yükseldiği mahallemizin geniş caddelerinde dolaşıp, taş döşeli kaldırımlarında oturarak vakit öldürüyorduk. Mustafa hem mahalleden hem de liseden çok yakın arkadaşımdı ve annesi Selma Teyze de beni evladı gibi severdi.
Mustafa, benim acı bir şekilde fark etmiş olduğum gerçeği o dönemlerde henüz anlayamamış olmalı ki sohbetlerimizin büyük çoğunluğunu; liseye ait, o yıllarda bile artık çok uzak bir maziye gömülmüş olan önemsiz olaylar ve konular oluşturuyordu. Bunaltıcı bir öğle sonrası, Mustafaların evinin önündeki küçük meyve bahçesinin yanındaki kaldırımda Mustafa’yla birlikte otururken konuştuğumuz konular yine aynı sıkıcı çember içerisindeki konular arasında dönüp duruyordu. Sırf Mustafa’ya cevap vermek için dudaklarımdan geçmişle ilgili sözler dökülürken; aklımdan da kaygı duyduğum geleceğimin hangi yollar üzerinde şekillenebileceğine dair çeşitli varyasyonlar geçiyordu. Mustafa’nın, sanki gelecek hakkında kafa yorduğumu anlamışçasına kurduğu beklenmedik bir cümle, ilk duyduğumda bana fazlasıyla gülünç ve gereksiz gelmişti; bana “Fal baktıralım mı?” demişti.
Bunu duyunca Mustafa’nın, boş zamanlarımızı öldürecek yeni yeni katiller bulma arayışı içinde olduğunu düşünmüştüm ama bir şarlatandan; yürek kabarması, devlet kapısından beyaz kağıt gelmesi ya da üç yol görünmesi gibi saçmalıklar dinlemeye, o an için hiç tahammülüm yoktu. Ben, onun bu teklifini alaycı bir dille reddettikten sonra bir an duraksadı ve bir kızgınlığın belirtisini andıran bir ifadeyle bana baktı. Ani bir gerginliğin etkisiyle esmer yüzünün hatları daha da belirginleşmişti ve kan oturmuş gibi görünen kahverengi gözlerinde, savunduğu şeye ne kadar inandığını görebiliyordum. Gayet kararlı ve kendinden emin bir ses tonuyla “Bahsettiğim falcı senin bildiğin falcılardan değil.” deyince, istemeye istemeye de olsa, sırf onu kırmamak için “Peki.” dedim. Biraz daha oturduktan sonra Mustafaların evine gittik; çünkü eğer fal baktıracaksak birinin falcıdan bir randevu koparması gerekiyordu ve bunu yapabilecek kişi de Selma Teyze’ydi. Yemekten sonra balkonda oturup çaylarımızı yudumlarken Selma Teyze telefonla, adının Gülay olduğunu öğrendiğim falcıyla konuşup randevu saati aldı ve telefonu kapattıktan sonra bana, Gülay’ı anlatmaya başladı. Söylediğine göre Gülay’ın, ülkenin pek çok yerinden ziyaretçisi olurmuş ve zaman zaman fal bakmaya ara verirmiş; çünkü fal bakma seansları sırasında bazen rahatsızlanırmış. Gülay bizim mahallemizde, birkaç sokak ötemizde oturuyormuş ve onun zaman zaman aniden ortadan kaybolup bir iki hafta sonra tekrar ortaya çıktığıyla ilgili söylentiler, tüm mahallede fısıltıyla kulaktan kulağa yayılıyormuş. Bana bir hayli ilginç gelen bu ortadan kaybolma meselesi hakkında daha fazla detay öğrenebilme amacıyla, şaşkın yüz ifademi ve ses tonumu bilinçli bir şekilde abartarak “Nasıl ortadan kayboluyormuş?” diye sordum.
Selma Teyze bu soruma “Alıp götürüyorlarmış, peşlerinde gezdiriyorlarmış.” gibi ilk etapta kulağa tutarsız saçmalıklar gibi gelen; ama biraz dikkat edince, isimlerinin ağza alınmasına bile cüret gösterilemeyen şeylerle ilgili ipuçları barındıran yanıtlar verdi. Bu tür şeyler aslında, mahallemizde yaşayan, batıl inançlı insanlardan sıklıkla duymaya alışık olduğumuz hurafelerdi; fakat neyden bahsettiğini tam olarak açıklamamış olsa da almış olduğum cevaplar, yüreğime kaynağı belirsiz bir ürpertiyi sızdırmaya yetmişti. Çöken karanlığın içinde, karşımızdaki kıyı boyunca, yıldız kümeleri gibi titreşip göz kırpan Mersin’in ışıklarına gözüm dalmışken, Selma Teyze’nin “Vakit geldi.” sözüyle irkildim. Sonrasında evden çıkıp, akşam sefalarının hoş kokularıyla dolup taşan sokaklarda yürüyerek küçük bahçeli bir eve ulaştık. Bahçede karşımıza çıkan bir kadın bizi, az ötemizde bulunan, üzerini geniş yapraklı asma dallarınının örttüğü bir çardağa buyur etti. Kadının ikram ettiği çaylarımızı yudumlarken, Selma Teyze’yle konuşmaları esnasında Gülay olduğunu öğrendiğim başka bir kadın yanımıza geldi. Tam karşıma oturan Gülay; orta yaşın biraz üzerinde, bakımsız ve dağınık saçları belli ki uzun zaman önce özensizce sarının tuhaf bir tonuna boyanmış olan, esmer yüzünde belli belirsiz bir tebessüm hiç eksik olmayan, oldukça sıcakkanlı bir kadındı. Elimdeki tuttuğum bardaktaki çay bitince Gülay, bardağı ters çevirip çay tabağının üzerine koymamı söyledi. Ben, bakılacak fal için içmemiz gereken kahvelerin ne zaman ikram edileceğini merak ederken ondan böyle bir şey duymak, yaşayacağım fal baktırma deneyiminin oldukça sıra dışı olacağının ilk sinyallerini vermeye başlamıştı. Ben bardağımı, onun tarif ettiği şekilde ona doğru uzatırken; şu anda hatırlayamadığım bir sureyi, başında besmele olmadan okumamı istedi. Besmelenin okunmamasını belirtmesi, zihnimde kalın puntolu bir soru işaretinin belirmesine neden olmuştu ve bu “Neden?” sorusunu ona yönelttiğimde ise “Besmeleyi duyarlarsa kaçarlar.” yanıtını vermişti. Duymuş olduğum bu yanıt, bulunduğum ortamı daha iyi gözlemleyebilmek için ihtiyacım olan dikkati daha fazla kazanabilmemi sağlamıştı. Her şeyden önce, havada insanı huzursuzluğa boğan bir baskı hakimdi. Çardağın tavanından sarkan kablonun ucundaki ampül, tekinsiz bir biçimde belli belirsiz sallanıyor ve etrafa yaydığı sarı renkli ışığı, ışık gölge düzeninde belirgin çarpıklıklar oluşturarak, bariz bir anormalliği gözler önüne seriyordu. Çardağın üzerini kaplayıp yanlarından sarkan asma yaprakları, havada en ufak bir esinti bile olmamasına rağmen sallanarak ve çırpınarak hareket ediyordu. O an kapılmış olduğum paniğin etkisiyle, falcının benden okumamı istediği sureyi unuttum ve bunu ona söylediğimde gülerek, benim yerime kendisinin de okuyabileceğini söyledi. Sonra bakışlarını, elinde tuttuğu çay bardağından çekip, havadaki belli bir noktaya sabitlerken; göz bebekleri yukarı doğru dönüp, üst göz kapakları altında kayboldu. Falcının gözleri bembeyaz bir hayalete bürünürken; yüzündeki sempatik tebessüm aniden yok olup yerini, dünyevi olamayacak kadar uğursuz ve donuk bir ifadeye bıraktı. Gülay o andan itibaren, sanki kaderimin yazılı olduğu defterin sayfalarını teker teker çeviriyormuşçasına, hayatımı en ince ayrıntılarına varıncaya kadar anlatmaya başladı.
O sıralar aramızda bir elektriklenme olan bir kızdan, isminin birkaç harfini söylerek; boyunu, kilosunu, saç ve göz rengini tarif ederek bahsetti; “Sırtını sana dönmüş olan bu kızdan haber bekliyorsun ama ondan sana haber gelmeyecek.” dediğinde ise o gün öğlen saatlerinde ona atmış olduğum ve cevabını merakla beklediğim sms’in yanıtsız kalacağını kastediyordu sanırım; çünkü o cevap hiçbir zaman gelmedi.
Sonra bana “Sen bir sınava hazırlanıyorsun ama ne yaparsan yap, o sınavı asla kazanamayacaksın.” dediğinde aklıma doğal olarak, gece gündüz hazırlandığım, benim için hayat meselesi olan o sınavdan başka bir şey gelmedi. Beni bir anda umutsuzluğun derin uçurumlarına sürükleyen bu sözlerden sonra “beş yıl sıkıntı çekeceksin; daha sonra, şimdi boş yere hazırlandığın ve hiçbir zaman kazanamayacağın o sınavın sana sunacağı meslekten çok daha fazla maddi getirisi olan bir meslek sahibi olup rahata ereceksin.” dedi. O yıllarda aklımın ucundan bile geçmeyen bu mesleğin adını açıkça belirtmemişti; fakat şu anda çalıştığım yeri ve her gün mesai boyunca yaptığım her şeyi o kadar ince ayrıntılarıyla anlatmıştı ki şimdi her gün bu ayrıntılara şahit olmak, hala tüylerimi ürpertiyor.
Bunların dışında “Annen ve baban birbirinden çok uzak şehirlerde yaşıyor; babanın yaşadığı yer, iki dağ arasında bir yer.” dedi. Bunları söyledikten sonra işaret parmağını havaya kaldırarak “Bizim hakkımızda konuşuyorlar.” demesiyle, bize çay ikram eden kadın büyük bir heyecana kapıldı; bu sözlerin bana duygusal yansımaları ise korku ve endişeden başka bir şey olmadı. Kalbime dalga dalga vuran panik, o sıcak yaz akşamında vücudumu buz gibi soğuk terler içinde bırakırken; başımı çevirip Mustafa ve Selma Teyze’ye baktığımda, herhangi bir ifadeden yoksun yüzlerini ve sanki başka evrenlerden yansıyan, anlaşılmaz gizemlerle donuklaşmış bakışlarını gördüm. Titrek sesimle Gülay’a onların kim olduğunu sorduğumda “Bana anlatanlar… Onlar bana ne söylüyorlarsa sana aynısını söylüyorum.” gibi dolaylı bir cevap verdi. Daha sonra, onların zaman kavramının bizimkinden çok farklı olduğunu; geçmiş, şimdiki zaman ve geleceğin iç içe geçmiş olduğu bir boyutta yaşıyor olduklarından bahsetti. Bu yüzden, bana anlattıklarının içinde, yaşamış olduğum olayların geçmişle ilgili bilgiler olduğunu; yaşamamış olduklarımın ise ileride yaşayacak olduğum olaylar olduğunu; geçmişle gelecek arasındaki ayrımın ancak bu şekilde yapılabileceğini söyledi. Gülay bunları anlatırken, sonradan onun çocuğu olduğunu öğrendiğim, yüzü gözü pasak içindeki küçük bir kızın, Gülay’ın oturduğu sandalyenin ayaklarının arasında dolaştığını; ara sıra sandalyenin altından ve arkasından başını uzatarak, tuhaf ışıltıların belirip kaybolduğu gözlerle bizi izlediğini fark ettim.
Falcı kehanetlerine, göğsünde bir yara izi olan, mavi gözlü, kel ve bana düşmanca hisler besleyen bir adamdan birçok kötülük göreceğimi söylerek devam etti. Şu ana kadar bu tarife uyan birçok kişiyle karşılıklaşmış olabilirim; fakat böyle biri tarafından bariz bir kötülüğe uğradığımı hatırlayamıyorum; kim bilir, belki de bu düşmanımı tanıyacağım gün henüz gelmemiştir.
Gülay bunları anlattırken, bir ara ellerini şakaklarına dayayarak başını dizlerine doğru eğdi ve bir süre iniltili sesler çıkarıp aniden doğruldu; derin derin nefes alarak başını sertçe geriye atıp, sanki hırçın bir denizin karanlık dalgalarında boğuluyormuşçasına çırpınmaya başladığında ise bize çay ikram eden esrarengiz kadın aniden yerinden fırlayıp yanına koştu; ama göründüğü kadarıyla, fenalık geçiren Gülay’ın yüzünü elleriyle yellemek ve ona bir bardak su içirmeye çalışmaktan daha fazla yapabileceği bir şey yoktu. Gülay konuşabilecek kadar kendine geldikten sonra, iletişim kurduğu varlıkların kendini çok bunalttığından bahsetti. Bu, insan aklının kavrayamayacağı karanlık evrenlerin varlıkları ile Gülay arasındaki karşılıklı çıkar ilişkisi ne gibi niteliklere sahipti bilinmez ama Gülay’ın esmer ve bitkin yüzündeki derin çizgilerde gezinen korku ve endişe ifadeleri, onun ruhuna yapışıp yavaş yavaş hayat enerjisini emen bir şeylerin var olduğu konusunda ipuçlarını gözler önüne seriyordu. Gülay güçlükle kendini toparladıktan sonra kehanetlerine kaldığı yerden devam etti.
Bana üç vakit içinde uzun bir yolculuğa çıkacağımı ve bu yolculukta başıma kötü bir şey geleceğini, bu nedenle yolculuğu, kararlaştırdığım günden ya bir gün sonraya ertelemem ya da bir gün erkene almam gerektiğini söyledi. Bu üç vaktin belirgin bir süre olmadığını, bunun üç gün de olabileceğini, üç hafta da olabileceğini, üç ay da olabileceğini ama üç yıl olamayacağını söyledi; fakat günler öncesinden almış olduğum ve o gün cebimde taşıdığım otobüs biletinin yolculuk tarihi üç gün sonrasını gösterdiği için, bu zaman karmaşasıyla ilgili diğer seçenekleri kolayca eleyebildim ve yolculuğu biletteki tarihten bir gün sonrasına erteledim; ama bu üç vakit kavramı Gülay’ın bir başka ilginç kehanetinde yeniden karşıma çıktı; “Üç vakit içinde bir kızla tanışacaksın ve senin sonun onunla olacak” demişti bu sefer. Her gün akşama kadar sınava hazırlanıp, Mustafa’yla birlikte vakit öldürürken herhangi biriyle nasıl tanışacağımın ilginçliğini gölgede bırakan başka bir şey daha vardı bu kehanette; “sonun onunla olacak” sözünün ne anlama geldiğini sorduğumda, Gülay herhangi bir açıklama yapmak yerine, tuhaf bir şekilde, kehaneti olduğu gibi tekrarlamaktan başka bir şey yapmadı; bu nedenle, aklıma takılan bu detayla ilgili, zihnimde birtakım çözümlemeler yaparken, tanışacağım kişinin ömrümün sonuna kadar beni mutlu edecek kişi olması gerektiği sonucuna vardım ya da ben öyle sandım. Daha sonra Gülay, tanışacağım kişinin isminin ilk harfinin “b”, son hafinin ise “t” olduğunu söyleyip; onun ayrıntılı bir tasvirini yaptı. Aslında yakışıklı biri olduğum söylenebilir ama Gülay tarifleriyle, benim rüyalarımda bile göremeyeceğim kadar güzel bir kızın portresini çiziyordu ve bu nedenle de bu son kehanet bana pek inandırıcı gelmemişti; ama yine de kendimi biraz olsun iyi hissetmemi sağlamıştı. Gülay tanışacağımı iddia ettiği kişinin tasvirlerini bitirdikten sonra tekrar o çırpındığı ve soluk almakta zorlandığı krizlerinden birine girdi, fakat bu son kriz bir öncekinden daha uzun ve şiddetli olduğu için Gülay’ın artık fal baklamaya devam edemeyeceğini oradaki herkes anlamıştı.
Gecenin ilerleyen saatlerinde eve gittiğimde, perdeleri aşıp içeri sızan sokak lambalarının sarı renkli ışıklarının aydınlatamadığı, odanın uzak köşelerindeki karanlıkların içinde gizlenen birilerine ya da bir şeylere ait gözler tarafından sinsice izlenildiğim hissine kapılmaktan bir türlü kendimi alamadım ve bu duyguyu yıllar boyunca, zaman zaman yaşamaya devam ettim. Faldan sonraki birkaç ay boyunca hayatımda kayda değer bir değişiklik olduğu söylenemez, eskisinden daha fazla şiir okuduğumu fark etmemi önemli bir değişiklik olarak görmezsek eğer tabi. Bir süre sonra, şiir okumak için sık sık takip ettiğim bir internet sitesinde tanışmış olduğum kişilerden biriyle, diğerlerinden daha fazla görüşüyor olduğumu fark ettim. Konuşmalarımızın edebiyat çerçevesinin dışına çıkmaya başladığı günlerde, konuşmak için randevulaşmaya başladık ve bir süre sonra bu konuşmalar, yerini telefon görüşmelerine bıraktı. Onun sesini duymanın, garip bir şekilde, bana daha önce hiç hissetmediğim kadar huzur verdiğini hissetmeye başladığımda falcının kehaneti aklıma geldi ve onunla ilk defa ne zaman görüşmüş olduğumu öğrenmek için sitedeki yazışmaları inceledikten sonra, bu tarihin faldan sonraki üçüncü güne denk geldiğini hesapladım. Ayrıca bu kişinin özelliklerinin, sadece tek bir şey dışında, Gülay’ın tariflerine tıpatıp uyduğunu fark ettim; uyumsuz yapboz parçası ise isminin baş ve son haflerinin “b” ve “t” olmayışıdı; ama bu küçük ayrıntı da onun dışındaki her şey gibi benim için önemsizdi. Bir süre sonra ona olan duygularım, kalemimin ucunda şekil bulan şiirlere hayat vermeye başladı. Kendisi için her gün yeni bir şiir yazmamı isterdi ve bu şiirleri defterlerde toplardı. Birbirimizden çok uzak şehirlerde yaşıyorduk; ama günün birinde beni ziyaret etmek istediğini söyledi. Onu otobüs terminalinde karşıladığım gün; esen meltem, zarif bedenini örten beyaz, çiçekli elbisenin ince kumaşının kıvrımlarını ve yüzüne dökülen başak sarısı kısa saçlarını hafif hafif okşuyordu; alev alev yanan gün batımının kurşuni ışınlarının kamaştırdığı ela bakışları, yüreğimdeki nehrin kıyısında dinlenen renk renk kelebekleri kanatlandırıyordu. O gün sahilde biraz dolaşıp eve gittiğimizde, üzerimde hissetmeye başladığım tuhaf bir ağırlığın etkisiyle uyuyakalmışım ve uyandığımda başucumda onun, içimi ısıtan gülümseyişini ve derin bir sevgiyle beni izlemekte olan ışıltılı gözlerini gördüm. Çantasından, içinde şiirlerimi topladığı defterleri çıkardı ve onları birlikte uzun uzun yeniden gözden geçirdik. Ona falcıyı, gerçekleşen kehanetleri ve falcının sadece isim konusunda yanıldığını anlattığımda, yaptığı bir şey bir an için ondan korkmama neden olmuştu; baş harfi “b” ve son harfi “t” olan isimli kimliğini cüzdanından çıkarırken, benim bildiğim ismin, sadece ailesinin ve bazı arkadaşlarının kullandığı bir isim olduğunu söylemişti.
O, geceleri karanlıklar içinde, bizi izleyen birtakım gözler gördüğünü iddia ederdi; fakat hayatımda tanıdığım en cesur ve en aklı başında kişiydi. Hemen hemen her konuda, özellikle de antik medeniyetler konusunda engin bir bilgi birikimine sahipti. Hiçbir zaman bana, pembe de olsa, yalan söylediğini hissetmedim. Beraber geçirdiğimiz yıllar boyunca bilim, sanat ve hayata dair ondan çok şey öğrendim ve bazı mükemmel özellikleri konusunda onu kendime örnek aldım. Birlikte yıllarca ülkenin pek çok şehrini gezip dolaştık, gezdiğimiz yerlerin başında da eski uygarlıklara ait kalıntılar ve müzeler geliyordu. Kaldığımız otellerin resepsiyonlarında oldukça esmer, uzun boylu adamlar karşılıyordu bizi ve garip bir şekilde, bu otellerde bizden başka herhangi bir müşteri gördüğümü de hatırlamıyorum her nedense.
O, yanımda olmadığı zamanlarda bile, yaptığım ve yapmayı düşündüğüm her şeyden haberdar olma gibi ilginç bir yeteneğe sahipti ve ona, bunu nasıl yapabildiğini sorduğumda bana, karanlıklar içindeki gözler tarafından izlenildiğimi söylerdi. Beni, yaşadığı şehre götürüp ailesiyle tanıştırmıştı. Annesi oldukça sıcakkanlı ve misafirperver bir kadındı; ama onu hep odanın uzak bir köşesindeki koltukta, yüzü duvara dönük bir şekilde hareketsiz olarak otururken gördüğüm babası için aynı şeyleri söyleyemem. Ben de onu kendi ailemle tanıştırmayı çok istedim; fakat ayrı şehirlerde yaşadığımızdan olsa gerek, bu fırsatı hiçbir zaman yakalayamadım.
Onunla geleceğe dair, ileride doğacak çocuklarımızın isimlerini kararlaştırmaya varana kadar birçok hayal kurmuştuk; bahçeli, küçük, müstakil bir ev bu hayallerimizin olmazsa olmazıydı. Bir gün hayallerimizdeki evi bulduğunu söyleyip beni eve bakmaya götürdüğünde karşılaştığım şey; zihnimde, ikimizden birinin akıl sağlığından şüphe edilmesi gerektiği fikrini uyandırdı; fakat daha sonra, babasındaki ve kendisindeki diğer tuhaflıkları da hatırlayınca, tüm bunların genetik bir psikolojik bozuklukluğun doğal sonuçları olabileceğini düşündüm.
O gün batıda alçalan güneş, gölgeleri iyice eğip uzatırken şehrin kalabağını ardımızda bırakıp, nehir kıyısındaki tekinsiz arazi boyunca ilerledik. Kuru dalları, tıpkı şeytanın pençeleri gibi, göğe yükselen yaşlı ağaçların altında yürürken attığımız her adımda bir şeylerin ters gittiğini daha yoğun bir şekilde hissediyordum. Ona, doğru yolda ilerlediğimizden emin olup olmadığını sorduğumda, bana sadece belli belirsiz bir gülümsemeyle cevap verdi; fakat bu küçücük gülümseme bile, kaynağını anlamlandıramadığım, sinsi bir korkunun tırnaklarını yüreğime geçirmesine yetmişti. Bir süre sonra, birbirine dolaşmış kuru otların içinde yükselen bir harabenin önünde durduk. Yıkılmış bahçe duvarının tuğlalarının sağa sola dağılmış olduğu avludan geçip, dış cephe sıvaları tamamen yok olmuş evin, bir zamanlar bir kapı olması gerektiğini düşündüğüm bir yıkıntısından içeri girdik. Girişteki geniş salon, tavandaki büyük bir çöküntüden ok ok vuran gümüş renkli güneş ışınlarıyla aydınlanıyordu. Pencere ve kapı yıkıntılarından giren esintiler, zeminde dönenip duran küçük toz burgaçları oluşturuyordu. Odaları birbirinden ayıran rutubetli duvarlardan hala ayakta kalabilmiş olanların yüzeyi saçak saçak yosun bağlamıştı. Ona “Buraya neden geldik?” diye sorduğumda bana “Beğendiğim ev işte burası. Nasıl, harika değil mi?” dedi.
Bu olaydan sonra Gülay’la tekrar görüşmem gerektiğini anladım ve Selma Teyze aracılığıyla bir başka fal randevusu aldım. Aradan geçen üç yıl sonra Gülay’la tekrar görüştüğümde bana, kız arkadaşımla ayrılacağımızı söylediğinde buna şiddetle karşı çıktım ve ona, üç yıl önce bana söylemiş olduğu “Sonun onunla olacak.” kehanetini hatırlatarak, bizi ancak ölümün ayırabileceğini söyledim. Gülay ise bu çıkışıma “Bu cümleyi o zamanlar yanlış yorumlamış olabilirsin; ama bana şimdi, sizin ayrılacağınızı söylüyorlar.” diyerek karşılık verdi. Hayatımdaki ilk ve tek aşkımı yitireceğimi duymuş olmanın ruhsal çöküntüsüyle, falcının evinden hızlı ve sert adımlarla çıkıp, sesinde huzur bulduğum sevgilimi aradım. Onu sonsuza kadar seveceğim konusunda kendimden emin olduğum için ona, beni bir gün terk edebilme ihtimalinin olup olmadığını sordum. O da kendisinden gizli olarak yaptığım her şeyden haberdar olduğu gibi, fal baktırdığımdan ve Gülay’ın bana söylediklerinden de haberi olduğu için bana hiçbir şey sormadan, falcının sözlerine itibar etmememi söyleyip, beni ömrünün sonuna kadar seveceğine dair bana söz verdi. Onun bu sözleri beni oldukça rahatlatmıştı; çünkü o, sözünden asla dönmezdi ve bu yönüyle de bu hayatta en güvendiğim kişi olmuştu.
Üzerinden aylar geçtikçe, falcının o uğursuz kehanetinin bir safsatadan ibaret olduğuna kanaat getirmeye başladım ve bir süre sonra da, aklıma geldikçe kalbime bir ok gibi saplanan, Gülay’ın o son sözlerini tamamen unuttum. Gizemli kız arkadaşımla geçirmiş olduğum her gün, her saat ve her dakika bir masal kadar güzeldi. Bana mutluluğu hayatımda ilk ve son kez tattıran o kişiyle birlikte, yıllarca şehir şehir dolaşmaya devam ettik. Falcının söylemiş olduğu gibi hala sürekli bir işim yoktu ve bu yüzden de evlenemiyorduk. Tıpkı kehanetteki gibi, onunla tanışmamızın beşinci yıl dönümünde, şu anda çalışıyor olduğum mesleğin eğitim merkezinin seçme sınavlarını kazandım. Ben bu güzel haberi ona vermek için daha onu aramadan, o beni arayarak tebrik etti. O an yaşamış olduğum mutluluğu, tıpkı az öncesine aitmiş gibi çok iyi hatırlıyorum; bu mutluluğun nedeni iyi para kazanacağım bir meslek sahibi olacağımdan çok, artık onunla evlenebilecek olmamdı.
Kazandığım okul, katı kuralları olan yatılı bir okuldu. Okula başladığım ilk günler, derslerden fırsat bulduğum saatler boyunca onunla telefonda görüşmeye, akşamları ise ona yeni şiirler yazmaya devam ettim. Bir gün ona şiir yolladığımda bana cevap vermedi. Bunun üzerine telefonunu aradım; fakat ona ulaşamadım. O gün saatler boyunca beklememe rağmen beni aramadığından onun için endişelendim ve annesinin telefonunu aradım; fakat ona da ulaşamadım ve aynı şekilde babasının telefonunu aramam da farklı bir sonuç vermedi. Aradan günler geçtikçe aklımda beliren olasılıklar daha da korkunçlaşmaya başlıyordu. Önce, söylemiş ya da yapmış olduğum herhangi bir şeyden dolayı bana kırılmış olabileceğini düşündüm; fakat beş yıl boyunca birbirimizi hiç kırmamış olduğumuz aklıma gelince, beni terk etmiş olabileceği ihtimali üzerinde durmaya başladım; ama bundan çok daha kötüsü, başına kötü bir şey gelmiş olması olasılığıydı; çünkü beni ömrünün sonuna kadar seveceğine dair söz vermesine rağmen, o anda, tam da her şeyin yoluna gireceği sırada beni terk etmiş olması hiç de mantıklı değildi. Onun sözüne, her zaman güvenmiş olduğum gibi yine güvenebilirdim; çünkü o, sözünden asla dönmezdi. Aklıma son gelen, bu en kötü ihtimalin gerçekleşmemiş olması için dua ettim; çünkü onun başına kötü bir şey gelmiş olmasının bana yaşatacağı kahır beni yaşatmazdı. Oturup da kendi kendime, bu tür kötü düşüncelere kafa yormanın hiçbir faydası olmadığını fark ettikten sonra, ona ulaşabilmek için başka yollar denemeye karar verdim.
Önce tüm gsm operatörlerinden ismini sorgulatarak, ona ulaşabileceğim başka bir telefon numarası olup olmadığını kontrol etmeye çalıştım; fakat o isimli bir abonenin, hiçbir operatörde kayıtlı olmadığını öğrendim. Annesinin ve babasının isimlerini sorgulattığımda da durum farklı olmadı ne yazık ki. Ama çok daha ilginci, bu isimlere, sosyal medyada yapmış olduğum uzun uzun aramalarda da rastlayamamış olmamdı. Sonra, biraz geç de olsa, okuduğu üniversiteyi aramak aklıma geldi; ama telefonda görüştüğüm öğrenci işleri memuru, üniversitelerinde o isimli bir öğrencinin bulunmadığını söyledi. Evlerinin adresini biliyordum; ama okulun kuralları gereği il dışına çıkamadığım için oraya gidemezdim. Asker arkadaşım Cengiz’in o şehirde yaşadığı aklıma gelince, adresi benim için kontrol edebileceğini düşündüm; fakat adrese giden Cengiz, orada yıkık dökük bir harabeden başka bir şey bulamadığını söyledi. Aylar boyunca süren aramalarımdan hiçbir sonuç alamayınca, onu hayallerimle birlikte kalbime gömdüm. Onun, içinde şiirlemi topladığı defterlerini ve mektuplarını yaktığım, okul bahçesindeki ateşten yükselen dumanlar gibi, yaşama sevincim de göğün engin maviliklerine dağılarak kayboldu.
Ben okulu bitirdikten bir yıl sonra gizli bir numara telefonumu aradı. Son derece değişmiş olan sesini önce tanıyamadım; ama arayan oydu. Ona, beni neden terk ettiğini sorduğumda bana; beni terk etmediğini, sadece uzun bir yolculuğa çıkmak zorunda kaldığını söyledi ve çatallaşmış sesiyle “Ne olursa olsun, beni ömrünün sonuna kadar beklemen gerekirdi. Yanına gelmeme izin ver ve her şeye kaldığı yerden devam edelim.” dedi.
Ben ise onun bu sözlerine “hayır” diyerek karşılık verdim.
O, oldukça kararlı bir ses tonuyla bana, eğer ona hayır dersem, bir daha onu ne görebileceğimi ne de sesini duyabileceğimi söylediğinde; onsuz geçen bir yıl boyunca yaşamış olduğum acıların öfkesiyle ona hayır dedim ve o da “Birbirimizden ayrı olduğumuz sürece sen de ben de hiçbir zaman mutlu olamayacağız.” diyerek telefonu sonsuza kadar kapattı; sonsuza kadar, biliyorum, çünkü o sözünden asla dönmez.
Bir yıl sonra onun sesini duymak, kalbimdeki uykusunda iç çekip gerinen; ama her zaman soluk alıp veren kocaman bir özlemi, geride kalmış mutlu günlerin düşlerinden yeniden uyandırmıştı. Ona hayır dememin pişmanlığı, yüreğimi kurt yeniği çürük tahtalar gibi kemirmeye başladığında, bana o sözü söyleten öfkeye lanet ettim ve yıllarca ona nafile bir çabayla ulaşmaya çalıştım; ama ona bu hayatta asla kavuşamayacağımı çok iyi biliyorum ve belki başka bir hayatta onunla tekrar karşılaşabilmeyi umut ediyorum.

Genesis

Bu yazıyı oylayın
Oyların. [Toplamı: 8 Ortalaması: 4.3]

Yaşanmış Bir Hikaye “Kehanet”” hakkında 9 yorum

  1. Selam tekrar yeni hikayen var mi kontrol icin siteye ugradim. Kizil kule oldukca iyiydi. Kotulugun dogusu ve kizil kule favorilerim.
    Bu hikaye icin yasanmis demissin, esinlenilmis mi demek istedin?

    1. Selam Yasmin, bir süredir rahatsızdım, biraz da moralim bozuktu, o yüzden yazamadım. Bu hikaye de diğer “Yaşanmış” başlıklı hikayelerim gibi, benim yaşamış olduğum bir hikayeydi. Yaşanmış başlıklı hikayeleri, üzerine herhangi bir ekleme yapmadan, olduğu gibi anlatıyorum

      1. Gecmis olsun umarim onemli degildir, hem hastalik hem moral bozuklugu. Yuzeye ulasmak icin bazen en dibe batmak gerekiyor.. Eveett gelelim bizim konulara, alternatif gelecek demistik en son, “Ihtiyar adamin savasi” okumani tavsiye ederim, ilham acisindan faydali olabilir. Ipucu kitabin ismi seni yaniltmasin 🙂 stephen king okumaya firsat bulabildin mi. Inan okudukca sasiracaksin hakikaten yazim tarziniz cok benzer. Insomnia ve it i kesinlikle okumalisin. Dedigim gibi madem base olarak korku temasindan pek uzaklasamiyorsun, ozmn korkunun en buyuk ustadi gelisimine katki saglayabilir.

  2. Tebrikler farkli tarz denemissin ve yine olmus 🙂 anladigim kadariyla aslinda senin kimligin korku yazarligi cunku bu hikayenin de base i korku sdce sinirlari cok hassas takip ettigin icin tarz olarak arada kalmis. Dram da diyemem korku da. Hatta birara twilight in cin versiyonuna baglayacaksin sandim 🙂 bilim kurguyla aran nasil? Genelde gunumuze sadiksin. Alternatif gelecek suara cok populer 😉

    1. Teşekkür ederim Yasmin. Bilim kurguyu severim. Bahsettiğin türler aklımda, hepsini denemeye çalışacağım

  3. Üstad tebrik ederim. Zevkle okudum. Sadece meraktan bazı noktaları tamamlamadığını görüyorum 2 bölümde mi herşeyi açığa kavuşturacaksın.

    1. Sağ olasın kardeşim, bu yaşanmış bir hikaye olduğu için olduğu gibi anlattım. İkinci bölüm gelmeyecek.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir