Skip to main content

Bülbül

Bülbül

Yumurtadan çıkalı çok olmamıştı. Yuvadan uçup ayrılmayaysa daha zaman vardı. Annesi bir yandan ağızlarına kusarak, onu ve kardeşlerini besliyor, bir yandan da hayat hakkında bilgiler veriyordu.

“Her canlı türünün kendisine göre yaşam süresi vardır. Bu süre içerisinde yapmaları gerekenler vardır. Mesela, yaprakları durmadan kemiren tırtıllar kelebek olabilmek için yaşarlar. Arılar bal üretmek için.” dedi.

Karnının yeterince doyduğunu düşündü. Gidip annesinin anlattıklarını, Dünyayı görebilmek istedi. Yuvanın kenarına tırmanırken annesi tarafından bir kanat darbesi ile yuvaya gerisin geri yuvarlandı.

“Ve bu hayatta, her şeyin bir zamanı vardır.” dedi anne bülbül. “Tırtıl yeterince beslenmeden kozasını öremez. Arı yeterince polen toplamadan bal yapamaz.”

“Peki bülbüller ne için yaşar anne?”

“Babanın yaptığını yapmak için yaşarlar.”

Baba bülbül birkaç gündür yuvaya gelmiyordu. Diğer yavru bülbüller bu yokluğun farkında bile değillerdi. Karınları hala doyuyordu. Sadece bizim meraklı yavru babasının gittiğini anlamıştı.

“Babam ne yaptı?”

“Zamanı gelince kendin keşfedeceksin bunu” dedi annesi. Meraklı yavruyu kanadı ile itekleyerek kardeşlerinin yanına kadar sürükledi.

Aradan bir iki mevsim geçtiğinde, bizim meraklı bülbül yapmak zorunda olduğu şeylerden birini anlamıştı. Doğa baharı selamlarken, kanı ısınarak ona bir eş bulmasını emretti. Bir eş bulmalı ve anne babasının yaptığı gibi yavru sahibi olmalıydı. İçinde ısınarak akan kan, bir şey daha söylüyordu ama bülbül bunun ne olduğunu anlayamıyordu.

Eş bulmak, onun için kolay değildi. Tüyleri yeterince parlak değildi ve şarkıları da dişi bülbülleri etkilemiyordu. Bir zamanlar aynı yuvayı paylaştığı tüm kardeşlerinin şimdi kendi yuvaları vardı. Yakında kendi yavruları olacağını anlamak da zor değildi.

Erkek kardeşlerinden birini gördüğünde, yapması gerekenleri neden yapamadığını düşünüyordu. Kardeşinin aceleci bir hali vardı. O yana, bu yana dans eder gibi uçuyor ama gitmek istediği bir hedefi varmış gibi, sonunda hep aynı tarafa yöneliyordu. Bizim bülbülün merakı galip çıktı. Aklındaki soruları unuttu. Kardeşinin peşine düşüp onu bu yarı deli hale çeviren şeyin ne olduğunu öğrenmek için ardına takıldı.

Aslında kısa olan mesafeyi, neredeyse gündüzün yarısı kadar sürede uçtular. Sonunda arıların da uğrak mekanı olan bahçeye vardırlar. Kardeşi bir gül ağacının dikenli dalına kondu. Dikenler minik ayaklarını deşti ama o bunu pek fark etmemiş gibiydi. Kırmızı güllerden birine iyice yaklaşarak şakımaya başladı.

Dikensiz bir dala konup kardeşini izleyen bülbülümüz ömrümde daha önce duymadığı kadar güzel bir bülbül şarkısı dinlemeye başladı. Mest olmuştu. Kardeşinin iyi bir şarkıcı olduğunu biliyordu ama bu kadar güzel şarkı söylemek bülbüller için bile sıradan değildi. Zamandan, mekandan soyutlanarak kardeşini dinledi.

Bir dehşet çığlığı ile son bulana kadar sürdü şarkı.

Şarkıcı, kendisini şarkıya kaptırıp güle fazla yaklaşınca dikenlerden biri kalbine saplanmıştı. Daldan düşmeden önce, kırmızı kanı ile gülü biraz daha kırmızıya boyamıştı. Sonra daldan yere düşmüştü. Minicik canı, bedeni terk etmek üzereydi.

Bizim bülbül bir çırpıda kardeşinin yanına uçtu. Son nefesini vermeye hazırlanan kardeşine “neden” diye sordu.

Kardeşi gelenin kim olduğunu, sorduğu soruyu anladı mı bilinmez ama cevap verdi. Belki de sadece sayıkladı. “Bülbüller, aşık olur” dedi. Bülbül, ömrünün başında annesine sorduğu sorunun cevabını almış oldu. Babasının da yaptığı buydu. Artık biliyordu.

Hiç korkmadığı kadar korktu bülbül. Bahçeyi terk edip, gördüklerini unutmak istedi. Uçtu, arkasına bakmamaya çabaladı. İradesi biraz daha hızlı uçmuş olmalı ki, dönüp bahçeye bakıverdi. Kırmızı gülü sadece bir an gördü.

Aslında diğer güllerden pek farkı yoktu. Ancak diğerleri kadar kırmızıydı, ancak diğerleri kadar yapraklıydı. Ağacın dallarında benzerleri vardı. Sıradan gözler onu diğerlerinden ayıramazdı. Ayırmaları da gerekmezdi.

Bülbül içinse, kelimelerle ifade edilemeyecek olandı o gül.

Bahçeden kaçar gibi uzaklaşmasından bir gün sonra bahçeye geri döndü. Gülü, dikenlerinin uzağından, güvenli bir mesafeden izledi. İçinden gelen şarkı söyleme isteğine engel olamadı. Çekingen, kısık bir sesle, kesik kesik şakımaya başladı. Çıkardığı her ses ile biraz daha cesaret topladı. Kendisine eş ararken söyleyemediği kadar güzel şarkı söylüyordu. Acaba gül onu duyuyor muydu? Bu, güvenli mesafeden şakınacak bir şarkı değildi.

Biraz daha yakınlaşmalı mı?

Uçup gülün dallarından birine kondu. Daha yüksek sesle şarkı söyledi. Gül daha da güzelleşti. Sanki, gül yakınına gelmesini fısıldıyordu. Bir büyü var gibiydi. Engel olunamaz bir istek, bülbülün tüm bedenini ve ruhunu ele geçiriyordu.

Her şakımasında ufak sıçramalar ile yaklaştı o can kırmızı güle. Ayakları ufak dikenlerce kesildikçe, sesi daha da güzel çıkar oldu. Gülün rengi daha da kırmızı göründü gözlerine. Albenisi artıyordu. Sessiz çağrısı karşı konulamaz oluyordu.

Neredeyse güle değecek kadar yakınlaşmıştı artık.

Tam güle dokunacakken gördü, yaprakların ardında gizlenmiş dikeni. Kalbi delmeye hazır bir ok gibi görünüyordu. Aşığın kanına susamış bir hançer. Dün benzeri bir dikenle canından olan kardeşini hatırladı. Bülbülün kaderini hatırladı. Kaderine razı olur gibi oldu. Bülbülün amacı, kanı ile güle rengini vermekti. Nesillerdir bunu yapıyorlardı. Bu sayede kırmızı güller bu kadar güzel ve büyüleyici oluyordu. Sadece ufak bir sıçrama daha ve sonra… Her şey tamamdı.

Bir bülbül hikayesi, bitmesi gerektiği gibi burada bitecekti.

Olmadı. Göz göre göre kalbine girecek o dikenin üzerine atlayamadı. Kendinden geçemedi. Hayatından vazgeçemedi ve kanatlarını çırptı. Yükseldi. Kaderi olması gereken düz çizgiyi bozarak yükseldi.

Sağa sola, nereye gideceğini bilmeden uçtu. Güvende olabileceği bir yer aradı. Kuş yuvasına benzeyen o yeri gördü. Aceleyle oraya gitti. Ufacık kapıdan içeri girdi. Dala konacağını sandı ama temas ettiğinde farklı hissetti. Arkasından gelen bir klik sesi duydu. Neşeli ve sevgi dolu ses, metalin kapanma sesini takip etti. Döndü, baktı. Gerçek olamayacak kadar beyaz, porselen dişleri ve bu porselen diziler kadar beyaz saçları gördü.

Çıkış aradı, bulamadı. Az önce neşe ile gülen kadının sesi, telkin edici bir hal aldı. Kafese yem ve suluk bağladı. Kafesi tavandaki bir cengele astı.

Ölüm korkusundan kurtulamadan kafeslenmenin acısı ile sarsıldı. Debelenip yıpranmanın faydası olmayacağını kısa sürede anladı. En azından hala açık havada, bir balkondaydı. Her tarafı çiçekler ile kaplıydı. Güzel kokular etrafını sarıp sarmalıyordu. Yemeği ve suyu vardı. En önemlisi, bu balkondan bakınca dışarıyı, aşık olduğu gülü görebilmesiydi.

Belki de en hayırlısı buydu. Kalbine girecek dikeni kader olarak kabullenememişti ama bir kafesin içinden sevgilisine şarkı söylemeyi kolay kabullendi. Canını, kalbini kendi arzularından koruyan bir kafesi vardı artık. İstese de “bülbül kaderi”ni geçekleştiremezdi. Sadece, uzaklardan sesini duyurabilmek için, tüm gücü ile şarkısını şakıyabilirdi.

Şakıdı da. Tüm aşkıyla ve tüm gücüyle güle sesini uzaklardan duyurabilmek için şakıdı. Dikenden ve ölümden ne kadar korktuğunu anlattı. Bir gün gül dikenlerinden, bülbül kafesinden kurtulacaktı. Yeniden birlikte olacaklardı. En güzel masalı, en karşı konulmaz aşkı onlar yaşayacaklardı. Ölümsüz olacaklardı.

Aşk, onların kaderiydi. Ölüm değil.

Bülbüllerin bir sınırı vardır. Bülbüllerin, aşık olduklarında bile geçemediği sınırlar vardır. Daha önce hiç geçilmemiş sınırı geçti bizim bülbül. Gelmiş geçmiş en güzel aşk şakımalarıydı onunkiler. Gülün bu sesi duymasını, ona doğru dönmesini bekledi. Tüm gün ve günlerce söyledi.

Bir sabah, başka bir bülbülün şakıması ile uyandı. Gül ile ilk karşılaştığında söylediği şarkıya benziyordu duyduğu şarkı. Kafesinden hangi güle şarkı söylendiğine baktı. Onun gülü için söyleniyordu şarkı. Şarkıcı her tınıda biraz daha yaklaşıyordu güle ve kaderine.

Kafesinde çırpındı, diğerini uyarmak için çığlıklar attı ama bülbül onu duymadı. Son bir sıçrayışla dikeni kalbine kabul etti. Kanı gülün yapraklarına sıçradı ve canını teslim ederek yere düştü.

Dehşet çığlıklarını yuttu. Ölen bülbül değildi onu dehşete düşüren, bunu daha önce de görmüştü. Hatta kardeşinin öldüğünü görmüştü. Onu dehşete düşüren, sevdiğinin bir can aldıktan sonra daha da güzel görünmesiydi. Ölen bülbül için tek bir yas belirtisi göstermeden tüm güzelliğini sergilemeye devam etmesiydi. Kafasını eğip düşen bedene bakmamıştı bile. Bu aşk değildi. Cinayetti.

Gelen günler benzer görüntüler getirdi. Sadece kendi sevdiğinin değil, tüm güllerin sebep oldukları ölümleri umursamadığına şahit oldu. Sustu. Bir daha hiç şakımayacakmış gibi sustu.

Önce kafesinin kapağı açıldı, sonra yaşlı kadının eli nazikçe bedenine sarıldı. Susmuş bülbül azat edilmişti. Ne uçmak istedi, ne o kafesten ayrılmak. Kafesine geri döndü. Yaşlı kadının onunla anlamadığı bir dilde konuştuğunu duydu. Ona karşılık verdi. Kısık sesle, gülün bülbüle biçtiği kadere sitemini anlattı.

Bir bülbülün neşe ile değil, acı ile şakıdığını hayal edin. Dünya üzerinde hiç duyulmamış o müziği hayal edin.

Yaşlı kadın onu dinlerken, söyledi şarkısını bülbül. Kadın gözlerinde yaşlar ile gittiğinde bülbül kendi kendisine söylemeye devam etti. Acısı da neşesi kadar coşkulu, bir o kadar da yoğundu. Gece çökene kadar söyledi. Sonra uykuya daldı. Gece yarısı, belli belirsin ağlama ve hıçkırık sesleri duydu.

Ertesi sabah bülbül güllü bahçeye hiç bakmadı. Bir sonraki gün de bakmadı. Şarkı da söylemedi. Rutini bozulan sadece o değildi. Yaşlı kadında çiçekli balkonuna bir daha hiç gelmemişti. Sulanmayan çiçekler teker teker solarken gelen sadece kış oldu. Bülbül soğuğu hissetmedi ama suyu donduğunda havanın çok soğuk olduğunu anladı. O son şarkısını söylediğinden bu yana, ne yemek yemişti, ne de su içmişti. Annesinin hayatta kalmak için yemek yiyip su içmek zorunda olduklarını söylediğini hatırlıyordu. Şimdiye kadar ölmüş olması gerektiğini biliyordu. Ölmemişti. Ne ölümü, ne de geçen zamanı umursamadan kafesinde hayatta kalmaya devam etti.

Bir gün, insanların eve geri döndüğünü gördü. Birkaç kişiydiler. Evin içindeki eşyaları taşıyan adamlar ve onlara emirler veren bir kadın vardı. Bu kadın yaşlı olanı andırıyordu ama onun nazik sesi yerine buyurgan bir sesle konuşuyordu. Hareketleri de çok daha hızlı ve keskindi. Bülbül kadının eskiden çiçekli olan balkona doğru geldiğini gördü. Kadın kafese yöneldi ve ufak kapısını açtı. Bülbül kadının az önce adamlara emrettiği gibi kendisine de bir şeyler emrettiğini anladı. Kadın kafesi sallamaya başladı. Sinirli sinirli söylendi. Elini kafese sokup bülbülü kaçmıyorken yakaladı. Başka bir bülbül olsa bu kavrayışla ölürdü belki. Bizim bülbül ise bir taş ne kadar ölürse, ancak o kadar ölebilirdi. Kadın bunu bilemese de onu taş fırlatır gibi fırlatıp attı.

Ve bülbül bir taşın düştüğü gibi düştü.

Çakıldığı donmuş toprakta öylece yatarak ölümün gelip onu almasını bekledi. Tanıdık bir el onu tekrar kavradı. Bülbül temasın ilk anında ona dokunanın kim olduğunu anlamıştı. Eskiden çiçekli balkonu olan yaşlı kadının avucunda minik ayaklarının üzerine kalktı. Kadın ona ilk günkü gülümsemesiyle bakıyordu. Kadına evde olanları anlatmak istedi. Çiçekleri neden terk ettiğini sormak istedi. Cevaplar alabilecek olsa bu kadarını yapardı da.

Yaşlı kadın sorulamayan soruların cevabını yüzünden gülümsemesi silinmeden, dudakları bile kıpırdamadan verdi. Ona kaderi, henüz hayatın başındayken annesinin anlattıklarını anlattı. Bülbül aynı merakla dinlemedi. Aydınlanmış değildi ama yaşamanın hayat hakkında anlatılanlardan çok farklı olduğunu biliyordu. Ne annesinin ne de bu ölü kadının vereceği derslere ihtiyacı olmadığının farkındaydı.

Uçtu gitti oradan. Bahçeleri, ağaçları ardında bıraktı. Betondan yapılma ormana daldı. Yeni doğmuş bebeğini çöp konteynerinin yanına bırakan geç anneyi gördü. İdam sehpasına tekme atamayan celladı, alkollü araba kazası yapmış oğlunu adaletten kaçırmaya çalışan babayı, çok sarhoş müşterisine servis yapmayı reddeden barmeni, soyduğu evin sakinlerini ne kadar müşkül duruma soktuğunu anlayınca eşyaları iade etmeye çalışan hırsızı, emre itaat etmeyen polisi…

Sevgiden, korkudan, şefkatten, vicdandan, pişmanlıktan, hırstan ya da prensiplerinden dolayı yapması gerekeni yapamayanları gördü.

Kaderi ve kaderi reddetmenin bedelini kendinde ve onlarda gördü. Kabullenmenin -sonu ölüm bile olsa, nasıl huzurlu bir yorgan olduğunu öğrendi. Ve bir şey daha öğrendi.

Tüm bu kader kaçakları, başka hiç bir canlının duyamayacağı bir şarkı söylüyorlardı. Kendileri fark etmeseler bile.

 Ahmet Cenker Yaman

 

Bu yazıyı oylayın
Oyların. [Toplamı: 8 Ortalaması: 3.3]

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir