Skip to main content

Aşk Hikayeleri “Mevta”

Aşk Hikayeleri  “Mevta”

Kırk üç yıl olmuştu evleneli. Daha bir gün bir dediğimi iki etmemişti. Bu aniden beni bir başıma koca evde yanız bırakıp gitmesini saymazsak bir ömürü birlikte geçirmiştik. Sonunda hiç beklenmedik bir anda beni yalnız bırakıp gitmesine bir anlam verememiştim.
O gidince içimde bir yerlerde kötü bir şeyler oldu; tarifi mümkün olmayan acı bir şeyler… İçimde bir yerler durmadan kanamaya başlamıştı, ellerim karanlıkta sağır ve dilsiz bir biçimde onu arıyor, kafamı duvarlara çarpıyordum, çaresizlikten…
Kapıları pencereleri kokusu kaçmasın dışarı diye iyice kapamıştım. İzleri kaybolmasın diye ellerimi yıkamadım bir süre… Onun sıcağını hissedebilmek için yorganın altına saklandım, uzun uzun sabit bir noktaya baktım. Sessiz çığlıklara gömülüyor, içim burkuluyor, kendi göz yaşımda boğuluyordum. Uzun bir süre yüreğimin atışını duymadım, kendi varlığımı hissedemez hale gelmiştim. Zamanı bir gün önceye çekmek ve durdurmak istiyor, nefes almadan, konuşmadan, bir adım öteye kıpırdamadan yatmak, sadece yatmak istiyordum. Yanaklarımdan yaşlar durmadan süzülüyor. Yaşların akışını izlemek,aylarca öylece kalmak istiyordum.
Bedenini olduğu yerde bırakıp, çekip gitmişti, ardından benim de ruhum gitmek istiyordu ama bedenim bırakmıyordu. Ne bir adım atmak, ne de dışarı çıkmak istiyordum, onun başucunda mıhlanmış kalmıştım…
Gözlerini kapadığında hayali odanın içinde oradan oraya uzun bir süre uçup durdu, onunla konuşabiliyordum. Onun adını her fısıldadığımda sürekli odanın içinde fır dönüyor, bana bir şeyler demek istiyor, konuşamıyordu, acınacak haldeydi, bu hali yüreğimi parçalıyordu. Odanın olmadık yerlerine, duvarlara, halılara, yemek yenen tabaklara, pencerenin camlarına resimler çiziyor. Bana son kez bir şeyler demek istiyordu besbelli; anlayamıyordum. Benim kavrayamadığımı gördükçe sinirleniyor, küplere biniyordu, bu halini hiç görmemiştim, beni şaşırtıyordu…
İçime, o zamana kadar tanımadığım, acılar gelip çörekleniyor, yürek atışlarım ağırlaşıyor, ciğerlerime çektiğim her nefeste onun kokusunu alıyor, baktığım her yerde onu görüyor ve yediğim her şeyde onu tadıyordum.. .
Uyumak istiyordum, uyuyamıyordum; sonra düşlerimde onunla konuşmak için uyuyup kalıyordum.
Aradan bir kaç gün geçmişti. Uykumun içinde birden kapının tak tak vurulduğunu duydum. “Lütfen, kapıyı açın!” sesleri geliyordu. Biliyordum kapıyı açsam evin içindeki onun kokusu dağılacak, ruhu kaçıp gidecek ve bedenini benden alıp toprağın altına koyacaklardı. Açmadım. Sesler gittikçe çoğalıyor, kapıya inen tokat sesleri artıyordu. Hayır açmayacaktım…
Kapı açıldığında kendimden geçmiştim, ölü gibiydim. Evin içindeki sevgilimin kokusu dağılmış. Ruhu kalabalığın gürültüsüne dayanamış kaçmış gitmişti. Ortalıkta yatan onun cansız bedeniydi. Belediyeden gelen görevliler onun o cansız bedenini aldılar bir tabuta koydular. Ben yırtınıyor, çabalıyor; kokusunu ve ruhunu elimden kaçırmıştım, hiç olmazsa bedeni bana kalmalıydı. Komşular bana mani  oldu, görevliler aldılar onu götürdüler.
Komşulara olanları bitenleri tek tek üşenmeden anlantım. Onun beni terketmemek için nasıl çaba harcadığını, odanın içinde nasıl kıvrandığını, nasıl resimler çizdiğini bir bir anlattım. Anlamak istemiyorlardı. Kuralın böyle olduğunu, mevtaların nasıl bir an önce toprağa kavuşmak istediklerini, benimse orada onu istediğim zaman ziyaret edebileceğimi bana öğrettiler. Nihayetinde medeni insanlardık. Her şeyin bir kanunu, kuralı, yönetmenliği vardı. Bunlara uymamız gerektiğini daha okul sıralarında bize öğretmişlerdi. Kabullendim.
Konu komşu bir gün sonra toplandık. Büyük bir çukur kazılmıştı oraya yatırdık. Öğrencileri çiçekler getirmişlerdi üstüne koydular, sonra topraklar attılar. Tekrar çiçekler koydular, tekrar topraklar attılar. Hocanın okuduğu dualar eşliğinde öbür dünyaya uğurladık. Artık hiç gelmeyecek diye çok korkmuştum. Dayanamıyordum. Dayak yemiş gibi her yerlerim ağrıyordu.
Belediye yiyecekler, içecekler göndermişti. Yenildi, içildi, komşularım geç saate kadar beni yalnız bırakmadılar. Herkes evine gittikten sonra, dolaptan bütün elbiselerini çıkardım, yatağın üstüne serdim. Kendimi kaldırdım onların üstüne attım. Onun kokusuyla ve hatıralarıyla sarmaş dolaş yattık. Sızmış kalmışım.
Sabah uyandığımda gün ağarmak üzereydi. Kalktım mezarlığa gittim. Ömrümüzde ayrı geçirdiğimiz ilk geceydi. O bensiz edemezdi, biliyordum. Onu yalnız bırakmamalıydım. Nasıl bir hata etmiş onu bütün gece yalnız bırakmıştım.
Mezarlığa vardım. Toprakları üzerine kapandım, yalnız bıraktığım için özür dileyeceğim, bir türlü konuşamıyorum. Gözlerimden yaşlar yağmur gibi haşır haşır boşalıyor, bir hıçkırıyorum, bir hıçkırıyorum… Vücudumdaki bütün organlar tir tir titriyor, bir türlü toplanamıyorum. O perişan halimi görmüş, belliki dayanamamıştı. Nasıl etti bilmiyorum. O kadar toprağın altından ben farkına varmadan çıkmış. Elimden tuttu kaldırdı. “Bak ağlama ben buradayım. Seni hiç yalnız bırakırmıyım” dedi. Bir taşın başına yan yana oturduk.
Uzun uzun herşeyi konuştuk. Artık çok ihtiyarladığını, çok yorulduğunu, beni yalnız bırakmamak, hayata tutunmak için nasıl ızdıraplar çektiğini ve dinlenmesi gerektiğini bana uzun uzun anlattı. İlk tanıştığımız günde olduğu gibi “Hadi seni evine bırayım. Yoruldun, biraz dinlen!.” dedi. Sonra o eski günlerde olduğu gibi yine el ele tutuştuk evimize kadar geldik. Evimize giremeyeceğini söylediğinde şaşırmıştım. “Artık evlerimiz ayrı. Burası senin evin, benimkiyse biyorsun mezarlıkta.” dedi. “Bundan sonra artık sen benim helalim değilsin. Biliyorsunki ben artık mevtayım.” dedi. Döndü arkasını gitti. Şaşırmış da kalmıştım. Eve girdim. Ağladım, ağladım…
İkinci gün komşular geldiler. Onlara anlattım. Beni anlamak da zorlanıyorlardı. Bana fanilerin mevtalarla görüşmemesi gerektiğini anlatmaya çalışıyorlardı. Karar aldım bundan sonra aile sırlarımı herkese anlatmayacak, kocamla gizli gizli buluşacaktım. Dediğim gibi de yaptım. Her gün sabah kalkıyor, kocamın yanına gidiyorum. Vardığımda o da çoktan mezarından kalkmış, giyinmiş, süslenmiş oluyor. Bana kollarını açıyor, kucaklaşıyor, bir duvarın üstüne ya da bir taşın başına oturuyor, uzun uzun konuşuyoruz. Günü hava sıcak olursa bir ağacın gölgesinde, soğuksa güneşli bir yerde geçiriyoruz. Beni evimize kadar getiriyor. Arkasına bakmadan dönüp gidiyor. Artık buna ben de alıştım. Gerçi ayrılırken yüreğim yanmıyor değil, ama sabah yine buluşacağımızı düşünerek kendimi teselli etmeyi başarıyorum.

İsmail Samur

Bu yazıyı oylayın
Oyların. [Toplamı: 20 Ortalaması: 3.4]

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir