Skip to main content

İsmail Samur’dan Çok Güzel Bir Hikaye Daha “Dedem ve Ben”

İsmail Samur’dan Çok Güzel Bir Hikaye Daha “Dedem ve Ben”

Benim evde tek arkadaşım dedemdi. Biz birlikte sevinir, birlikte üzülürdük. Daha doğrusu ben sevinince o da sevinirdi, ben üzülünce o da üzülürdü. Babam kalkar sabah işe gider, annemde ev işlerine koşturur ya da bağa bahçeye giderdi. Evde bir dedem bir de ben kalırdık. Daha o zamanlar kardeşlerim doğmamıştı. Beni yanına oturtur saçlarımı okşar, gözlerimin içine öyle tatlı bakardı ki içim ısınırdı. Onun yanına oturunca karnımın ağrıları geçer, açlığımı unuturdum. Kıtlık yıllarıydı. İnsanlar yeteri kadar yiyecek bulamadıklarından, yarı aç yarı tok gezerlerdi.
Bu arkadaşlığımız uzun yıllar sürdü. Ben böyle bir dedem olduğu için övünüyor, o da benim gibi bir torunu olduğu için seviniyor, sevinci yüzünden okunuyordu. Benim yüzüme baktığı zaman yüzünde güller açardı. Onun yanı dünyanın en güzel yeriydi. Ben onun prensesiydim. Bana masal anlatır, ders çalışırken yanımdan ayrılmaz, ben anlatırdım o dinler, canı hiç sıkılmazdı. Orta okulda okuduğum yıllarda beni uzaktan uzağa koruyup kolamaya başlamıştı. Arkadaşlar beni “senin prens yine buralarda, güvenliktesin.” diye kızdırırlardı. Ben gerçekten onun varlığında kendimi güvenli hissederdim.
Orta okulu bitirmiştim. Bizim kasabada lise yoktu. O zamanlar kızlar zaten orta okula bile gitmezlerken ben annemin zoruyla okulu bitirmiştim, ama liseye devam etme imkanım yoktu. Öğretmenlerim başarılı bir öğrenci olduğumu, devam edersem iyi bir meslek edinebileceğimi söylüyorlardı. Babamsa maddi durumu iyi olmamadığı için okutmak istemiyordu. Dedem tarlalarından birini satabileceğini, komşu kasabada bir ev kiralamamızın mümkün olduğunu, benimle birlikte kalabileceğini, benim okumama mani olmamalarını söylüyordu.
Nihayet bir tarla satıldı, komşu kasabada küçük bir ev kiralandı. Ben dedemle birlikte kalıyor, liseye devam ediyordum. Hiç ev işleri yapmayan, evden dışarı çıkmayan dedem, alış veriş işlerini tamamlıyor, şahane yemekler yapıyor, ben de bulaşıkları yıkıyor, evin temizlik işleriyle ilgileniyordum. Dedem olmasa liseyi bitiremezdim. Onun sayesinde liseyi bitirmiş, üniversite sınavlarını kazanmış, üniversiteye kayıdımı yaptırmak ve dedemle birlikte kalabileceğimiz bir ev kiralamak üzere babamla İstanbul’a gitmiştik.
Bir telefon geldi, acilen eve dönmemiz gerekiyordu. Dedem ölmüştü. Haber beni yıkmıştı. Bundan sonra sırtımı nereye dayayacaktım? Mahvolmuştum. Trenle dönerken ağlıyor, ağlıyor, uyuyor gibi oluyor, uyanıyor ve yine ağlamaya başlıyordum.
Üniversiteyi kazanmıştım, birlikte ev tutacak, ömrü boyunca anneanneye şiirler yazmış, yazılarıyla beni büyülemiş, kapının yanıbaşında duran koltuğunda radyo dinleyen, son zamanlarda birçok işi yapamadığı için siniri bozulan ama belli etmemeye çalışarak ağlarken yakaladığım, çamaşırların asılmasına yardım etme isteğiyle o ayazda çamaşır asarken hastalanıp, anneannenim adını sayıklayan melek gitmişti…
Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. Bana hayatım boyunca bir kerecik olsun kızmamış, her istediğimi yapmış ilk arkadaşımın bir anda çekip gitmesi, o yapayalnız kalma hissi, yıllarca en iyi arkadaşlık yaptığım kişinin aniden yok olması, hava durumu programlarının, bulmacaların, türk kahvesinin, kalın çerçeveli gözlüklerin, yün hırkaların, ilaç kutularının sahipsiz kalması oldukça acıydı.
Herkes cenaze işleri için koştururken, babaannem bir köşede ağlıyor, akrabalar eve doluşmuş, ben bir köşeye oturmuşum, kafamdan binbir düşünce gelip geçiyor, kimse beni anlamak istemiyor, tepkisizliğime şaşırıyorlardı…
Kalemlere ip bağlayıp halıda balık avladığımız günleri hatırlıyorum. Başka bir seferinde makyaj yapmama izin veriyor, ben pamuk prenses oluyorum, oyunlar oynuyoruz, akşamüstleri parka gidiyoruz, kucağına kurulup hikayelerini dinliyorum, her sarıldığımda hissettiğim o “dede kokusu”, hayatı boyunca içine kapanmış 70 yaşındaki o adamın bir tanecik torununa duyduğu ve herkesin üstünlüğünü kabul ettiği o büyük sevginin artık sonsuza dek yok olmasının acısını taşıyorum. İçimdeki kocaman boşluğu nasıl dolduracağımı bilemiyorum, son kez İstanbul’a giderken bana sarılmış “kendine iyi bak” demişti. O ses hala kulaklarımda.
Sevgilim gitmişti. Artık geceleri ders çalışırken leblebi getiren, üşüyünce yeleğini ödünç alacağım kimse yok. Her seçim zamanı neden chp’ye oy vermemiz gerektiği konusunu uzuun uzun anlatan biri yok. Güneşin batışına grub, haberlere ajans diyen biri yok. Her gördüğünde kucağını açan biri yok. Alışverişe gidince iyi domates seçmenin kurallarını anlatacak biri yok. Denize girince beni kırmamak için dalarak bacaklarının arasından geçmeme izin veren biri yok. Sokakta orda burda her gördüğüne gururla ‘bu benim torunum’ diyen biri yok. Her seferinde ‘okul nasıl, aman öğretmenlerle aranı iyi tut’ diye öğüt veren kimse yok.
O son dakikasında yanında olamadığım için ömrüm boyunca vicdan azabı çekeceğimi biliyorum… Hastaneye gittiğimde yattığı yatak çoktan değiştirilmişti, çarşaflarına bakıp öfkelendim, hastane görevlilerine uyuz uyuz baktım… Oysa tek istediğim kokusunun sindiği yatağı, yorganı bir kez daha kucaklamak, koklamaktı. Elden bir şey gelmiyordu, formaliteleri yapmak için işe koyuldum.. Saçma sapan akrabalar başımıza üşüştüler “metin ol ağlama!” diyorlardı, kendileri ağlayıp zırlarken. Hiçbir şey yapmadan onu yıkanırken görmek için içeri girmek istediğimi söylediğimde, yine önüme saçma sapan kurallar koyuyorlardı. İsteğimde direndim, içeri girdim, yıkanıyordu. Musalla taşı öyle bir şeydir ki gitmediğine hala inandığım meleğin gerçekten de gitmiş olduğunu fark etmeme neden olur.. Dümdüz yatıyordu.. İşte o zamana kadar tuttuğum göz yaşlarım üzerine damladı ve ona son kez dokundum…
Cenazesinde o yıllar boyu hizmet ettiği polisleri geldi, kamera da vardı. Gösteri amaçlı bakınız biz halkın yanındayız diye gelen yurdumun süper insanlarından bir kez daha nefret ettim.. Bir an önce bitsin artık bu işkence, huzur bulsun istiyordum. Bunu çoktan hak etmişti.
Bu sefer de sen taşıyamazsın lafıyla karşılaşmıştım. Tabii ki hiçbir şey beni durduramadı. O benim dünyadaki en çok sevdiğim tek varlıktı. Tuttum, onu sonsuz mekanına götürdüm. Soğuk bir günde, soğuk bir mezarda, o koca insanı kundağa sarılmış bir bebek gibi bırakmak, gece üşüyeceğini düşünmek koyuyordu insana en çok. Üzerine toprağı sadece ben atmak istiyor, kimseye izin vermiyordum. Bir ara babamında aynı acıları çektiğini, onun da babasının üstüne iki kürek toprak atma hakkı olduğunu düşünerek çekildim. Artık tamamen gitmişti, en sevdiği çikolataları resminin yanıbaşına koyuyor, onun yemesine imkan vermeden ben yiyordum. Biz aynı evde birlikte kalırken hep böyle yapardık. O gündüz en çok sevdiği çikolataları alır, gece yemek üzere baş ucuna koyardı. Ben daha gündüzden girip çıkarken çikolataları yer bitirir, yerine bir bardak soğuk su koyardım. “Eh ben de bari çikolata yerine bir bardak soğuk su içeyim.” derdi.
Her gün mezarını başına gidiyor, toprağı ıslanana kadar ağlıyor. Eve dönünce başlıyordum anneannemi suçlamaya. Son zamanlardaki bazı geçimsizlikleri geliyordu aklıma, ufak tefek karı koca kavgaları işte bildiğiniz.
Herkesin hayatında önemli insanlar vardır, ben dede demedim hiçbir zaman, büyükbabamdı, büyüktü ve babamdı. Neslinin son örneklerinden birini daha yitirdi dünya, yitiren sadece biz değildik. Yolda bulduğu bir cüzdanı aylarca saklayan, üzüldüğünde gözyaşı dökmekten kaçamayan ama hep saklamaya çalışan, çocukları çok seven, Niksar Ayvaz suyundan başka – çocukların kemik gelişimi için uygun değil- her şeyini paylaşan, öldüğü güne kadar muntazaman traş olan, yatakta pijamayla yatarken, ziyarete gelen olduğunda üzerine ceketini giyen, ütülü kolalı gömleğinden, çeşit çeşit kravatlarından vazgeçmeyen, limon kolonyası kokulu saçlı, yakışıklı, dürüst, namuslu ve herkesin baba dediği, ömründe karıncayı incitmemiş bir adamı kaybetmek… Karısına ve çocuklarına bir gün bile kötü bir söz etmemiş, hayatında küfür etmemiş, kazık atan olmaktansa, kazık yiyen olmayı tercih etmiş, hep de kazık yemiş bir adamın burada olmaması… Her şeye rağmen, hayatın acımasızlığına, hastalığın verdiği acılara, devletin vatandaşlarına biçtiği kıymete rağmen yaşamak için çaba gösteren, ölüm fikrinden nefret eden, aklına bile getirmeyen insan birdenbire yok olmuştu. Artık kendimi çok daha güçsüz, çok daha yalnız ve çok mutsuz hissediyordum.
Ev karanlıklar içindeydi. Evi canlı yapan, karanlığın içindeki renkleriyle adınlatan dedemmiş meğer, o artık bir daha geri dönmemek üzere gitmişti.
Yıllar sonra, üniversiteyi bitirmiştim. Çalışmak üzere gittiğim şehirde tutuğum evde bir odayı boş bıraktım. O odayı hep yanımda olacak dedem için ayırdım. En sevdiği koltuğunun üzerinde giysileri ve ikimize özel çikolatalarımızla birlikte yaşayıp gittik…

İsmail Samur

Bu yazıyı oylayın
Oyların. [Toplamı: 16 Ortalaması: 3.3]

İsmail Samur’dan Çok Güzel Bir Hikaye Daha “Dedem ve Ben”” hakkında 4 yorum

  1. Dede yokluğu ne demek ben de çok ararım. Eski evimizde gözlerimin önünde oldu. Ne zaman eski evimize gitsek dedem sanki gene orada tekerlekli sandalyesinde oturuyor bizi bekliyor. Ama ne yazık ki gidince o nur yüzlü, mis kokulu dedem yok. Ben 12 yaşındayım ama kim olursa olsun çok iyi anlarım. Dedemin ambulansını gidip yolda bulmaya çalıştım ama ne işe yarar ki. O zaman 9 yaşındaydım. Allah rahmet eylesin.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir